"İngilizce Eğitimi" Üzerine

850 SAAT İNGİLİZCE DERSİNDEN SONRA İNGİLİZCE KONUŞAMAYAN TÜRKİYEM..!

İngilizce öğretmeni Özkan Çelen ile bir röportaj: 

 

R:    Merhaba Özkan Hocam.

Ö:    Merhaba.

R:  Bugün dünyanın nerdeyse her yerinde insanlar İngilizce öğrenip konuşabiliyorlar. Yalnız, özellikle Türkiye'de, İngilizce eğitiminde bir sıkıntı var sanki. İngilizce eğitimi bugün ilkokul 4. sınıflarda bile okutulmasına rağmen, gene de bu dili öğrenme ve özellikle de konuşma hususunda başarısızlıklarla karşılaşıyoruz. İlköğretim 4. sınıftan Lise 12. sınıfa kadar toplam 9 yıl İngilizce eğitimi veriliyor ve sonuç: İngilizce konuşamayan bir gençlik.

Ö:    Evet.

R:    Siz bu sorunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk insanı İngilizce öğrenemez mi?

Ö:    Elbette ki öğrenir. 40 + 50'i hesaplayıp 90'ı bulan her insan bu dili öğrenebilir. Özellikle İngilizce dili dünyadaki en kolay öğrenilen dillerdendir. Türkçe de en zor öğrenilen dillerdendir. Biz kendi dilimizi öğrenmede bu kadar başarılı olabiliyorsak İngilizceyi çok daha kolay öğrenebiliriz. İlkokul 4. ve 5. sınıflara haftalık 3 saat eğitim verilmekte. 6. 7. ve 8. sınıflara ise haftada 4'er saat eğitim verilmekte. Lise 9 ve 10'da da 3'er saat ders veriliyor. 11 ve 12. sınıflarda da yabancı dil bölümleri hariç diğer bölümlerde İngilizce dersi yok. Ancak buna karşın, 4. sınıftan 11. sınıfa geçene kadar 7 yılda, bir öğrenci en az 850 saat İngilizce eğitimi alıyor. 850 saat!

R:    İnanılır gibi değil..! 850 saat İngilizce eğitimi alan bir öğrenci nasıl olur da konuşamaz?

Ö:   Bu Türkiye'de inanılabilir bir durum. Bence asıl sıkıntı; okullarda İngilizce derslerinin seyrek ve uzun vadede verilmesindedir. 850 saati 7 yıla seyrek dağıtmaktansa, bu süreyi 1 eğitim yılına dağıtsalar, emin olunuz ki çok daha mükemmel sonuç çıkar ortaya.

R:    Bir yılda 850 saat İngilizce eğitimi verilebilir mi?

Ö:    Elbette verilebilir. 36 haftaya böldüğünüzde haftada yaklaşık 24 saat'e tekabül ediyor.

R:    Bir nevi hazırlık yılı gibi olacak. Öyle mi?

Ö:    Evet. Haftada 24 saat İngilizce dersinin yanında 4 saat Türkçe, 1 saat müzik, 2 saat beden eğitimi ve bir iki seçmeli ders daha konulabilir. Demek istediğim, o yıl, öğrenciler yoğun olarak İngilizceye maruz bırakılmalılar. Diğer türlü olduğunda öğrenci matematik, fen, tarih, coğrafya gibi derslerle uğraşmaktan İngilizceye odaklanamıyor. Sadece 1 yıl için bu dersler askıya alınsa hiç bir sorun çıkmaz.

R:     Ama bu sefer de bu dersleri unutup geri kalmazlar mı?

Ö:   Şöyle söyleyeyim; Örneğin; Dandanakan Savaşı'nı yıllarca işliyor öğretmenler. Bugün liseden mezun birisine, Dandanakan Savaşını sorun, bırakın hangi tarihte olduğunu, kimler arasında olduğunu bile çoğunluğu söyleyemez. Fön rüzgârlarının nerede estiğini bile unutuyor öğrenciler. Sıcaklık hesaplama formülünü de unutuyorlar. Zaten unuttukları bir şey. Hatırlamak için kitabı açıp okumaları yeterli olabiliyor. Ancak İngilizce öyle değildir. İngilizce öğrenmek ara vermeyi kaldıramaz. 1 haftalık ara bile bir sonraki konuyu anlamaya büyük ölçüde engel oluyor. Bağın kopmaması gerekiyor. Haftada 24 saat, İngilizce öğrenmek için uygun bir süredir.

R:    Bu şekilde daha mı etkili olur sizce?

Ö:   Kesinlikle. Size güzel bir örnek vereyim. Mısır patlattığınızı düşünün. Bir avuç mısırı tencereye koyarsınız. Ateşi yakarsınız ve tencere ısınmaya başlar. Tencere ısındıkça mısırlar da ısınır. Mısırlar belirli bir ısıya eriştikten sonra iç basınç etkisi ile patlayıverirler. Bu olayın meydana gelmesi de, ısının kesintisiz olarak verilmiş olmasıdır. Lakin böyle yapmak yerine, mısırları tencereye koyduktan sonra, tencereyi 5 saniye ateşte tutup 5 saniye de ateşten uzaklaştırsanız emin olun ki o mısırlar hiç bir zaman patlamaz. Çünkü, mısırların patlaması için gereken ısıya hiç bir zaman erişilemiyor.

R:  Bu örnekle, aslında Türkiye'deki eğitim sisteminin aksak tarafını bize anlatmış oluyorsunuz.

Ö:    Evet. Bence çok güzel bir benzetme. Dil öğrenme sürecinde de aynı mısırdaki patlamaya benzer bir patlama söz konusudur. Öğrenci belli bir süre İngilizceye maruz kaldıktan sonra birden dil patlaması yaşar. Bu dil patlamasını hepimiz 2 ve 3 yaşlarında kendi anadilimiz için zaten yaşarız. Yeni bir dili öğrenirken de kesintisiz bir eğitimden sonra bu patlamayı ister istemez yaşarız. Ben bizzat bunu yaşadım. 6. 7. ve 8. sınıfta İngilizce eğitimi alıp da liseye geçtiğimde cümle kuramıyordum. Lise'de haftada 24 saat İngilizce eğitimi aldım ve haliyle dil patlamasını da lisede yaşadım.

R:     Peki bu sistem neden yıllardır uygulanmakta?

Ö:   Bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum. Milli Eğitim Bakanlığına sormak lazım. Bazı gerçekler çok açık bir şekilde ortada olmasına rağmen görmezden geliniyor. Başarıya giden yol kanıtları ile belli, apaçık ortada, lakin o yoldan uzak duruluyor nedense.

R:   Bazı uzmanlar dil eğitimini geniş bir zamana yayma taraftarı. Ders saatlerinin fazla olmasından çok, içerik ve yöntemin daha etkili olduğunu idda ediyorlar. Bunun için neler söyleyebilirsiniz? Onların haklı olduğu yönler de yok mu sizce?

Ö:    Elbette ki, içerik ve yöntem çok önemli öğelerdir. Etkili bir anlatım biçimi olmazsa zaten dilediğiniz kadar süreyi uzatın, sonuç değişmez. Öğretmenin öğrenciyi güdülemesi, pekiştirmesi, öğrencinin kafasında en ufak bir soru işareti kalmayana kadar konuyu açıklaması ve öğrenciye bol pratik yaptırması dil eğitiminde çok önem arz etmektedir. Ancak benim bahsettiğim durum farklı.

R:    Sizi dinliyorum.

Ö:    Bir öğretmen düşünün. Bu öğretmen, 850 saat süre ile, aynı metodu kullanarak, aynı ders materyalleri ile, aynı yüzdelerle öğrencilere; okuma, yazma, konuşma ve dinleme becerilerini kazandıracak. Tek değişken, bir sınıfa bu eğitimi 7 yılda, diğer sınıfa 1 yılda verecek. A sınıfına 850 saat İngilizce eğitimini 7 yıl verdikten sonra bu öğrencilere her bir beceriyi ölçmek için bir sınav uygulasın. B sınıfına 850 saati 1 yılda verdikten sonra, aynı sınavı bu sınıftaki öğrencilere de uygulasın. Ben çok rahat bir şekilde B sınıfının daha başarılı olacağına inanıyorum. Sizce?

R:    Deneyin sonucunu görmeden bir şey söylemek istemiyorum.

Ö:    Sizce yıllardır en doğal haliyle denenmiyor mu zaten? Düz liseler, ticaret liseleri, meslek 

liseleri bunu bize kanıtlamıyor mu? Sadece 1 yıl hazırlık sınıfı okumuş bir lise öğrencisi, bugün üniversite mezunu birinden daha iyi İngilizce biliyor. Oysa aldıkları İngilizce eğitim süresi aynıdır. 

Bir öğrenci 5 yıl önce öğrendiklerini 5 ay önce öğrendiklerine nazaran daha fazla unutur. Dil denen şey de aslında bir parça bütün ilişkisidir. Öğrenilen konular birbiri ile bağlantılıdır.

R:    Bunu biraz açıklayabilir misiniz?

Ö:    Elbette. Örneğin bir romanı haftada 5 sayfa okuyarak 1 yılda mı, yoksa kesintisiz okuyup 1 haftada bitirseniz mi daha iyi anlarsınız? Kitap okurları çok daha iyi bilir ki, ara vererek okuduğumuzda konunun bütünlüğü kopar ve olayları daha zor anlayıp toparlarız.

R:    Evet bunu ben de yaşadım. Tek solukta okuduğum kitaplardan çok daha zevk almıştım.

Ö:   Benzetmelerimle sizi bunaltmak istemem, lakin bu işin mantığını anlatmak için sayısız örnek verebilirim. Bir arabayı sürdüğünüzü hayal edin. Dümdüz bir yolda ilerliyorsunuz. Bir süre yol aldıktan sonra önünüze bir uçurum çıktı. Yolu ortadan ikiye bölen 5 metre genişliğinde dipsiz bir uçurum. Fizik kurallarına göre, arabanız belli bir hızla o 5 metrelik mesafeden öteki tarafa atlayabilir. Karşı tarafın biraz daha alçakta olması yeterlidir. Bunu bir motosikletle de yapabilirsiniz. Hızın kazandığı bir ivme vardır. O ivmenin etkisi ile karşı tarafa geçilir. Ancak aracınızı bir durdurup bir hareket ettirirseniz karşı tarafa atlayacak ivmeyi bulamayacağınız için uçurumdan aşağı düşersiniz..

R:  Evet. Zaten bütün benzetmeleriniz de aynı kapıya çıkıyor. Mısırın patlaması ısı sürekliliğine, kitabın anlaşılması kesintisiz okunmasına, arabanın karşı tarafa atlaması hızın sürekliliğini yitirmemesine bağlıdır. Dil öğrenmenin sırrı da haliyle verilen eğitimin aralıksız verilmesi ile mümkündür diyorsunuz. Peki, şu ana kadar sizin bahsettiğiniz şekilde eğitim verilen sistemler geliştirilmedi mi Türkiye'de?

Ö:    Elbette geliştirildi. Örneğin ben süper lise mezunuyum. Süper lisedeki eğitim sistemi mükemmeldi. İlk yılı hazırlık toplam 4 yılda tamamladım. Hazırlık yılında, haftada 24 saat İngilizce eğitimi gördük. Okuma, yazma, dinleme, konuşma ve dilbilgisi derslerini ayrı ayrı işledik. Liseden önce 3 yıl ortaokulda İngilizce eğitimi almıştım ama bana bir katkısı olmamıştı. Zaten bizzat yaşadığım şeyleri size anlatmaktayım.

R:     Peki süper liselere ne oldu?

Ö:   Süper liseler kaldırıldı. İngilizce eğitimine büyük bir darbe oldu. Bu sadece İngilizce eğitimine değil, birçok öğrenciyi de mağdur etti.

R:     Hangi anlamda mağdur oldular?

Ö:  Süper liselere not ortalaması ile giriliyordu. Söz gelimi, süper liseye 100 öğrenci alınacaksa başvuran 300 kişinin içinden notu en yüksek olanından başlayarak kontenjan doldurulurdu. Yani, daha gerçekçi bir eleme yöntemiydi. Bugün ise liselere sınavlardan aldıkları puanlara göre öğrenciler yerleştiriliyor. Sorarım size; bir öğrenci 3 yıl boyunca sergilediği başarı ile mi başarısı ölçülür yoksa 1 gün içindeki başarısıyla mı? Düşünsenize, o sınavın yapılacağı gün öğrencinin psikolojik, fizyolojik, sosyo-ekonomik durumu müsait değilse öğrenci sınavda başarısız olur ve elenir. Bu korkunç bir şey! Veliler çocukları o sınavı kazansınlar diye kendilerini ve onları paralıyorlar. Çocuklarını o dershaneden bu dershaneye koşturuyorlar. Öğrenciler eğitim denen olguyu; bir şeyler öğrenmek olarak değil, bir engeli aşmak olarak değerlendiriyorlar. Onlar için; bilmek değil, belli bir yerden mezun olmak önemli!

R:    Bu durumun yeni nesil üzerindeki etkileri neler olacaktır?

Ö:    Fazla karamsar konuşmak istemem. Ancak, 30 - 40 yıl öncesine kadar, 20 yaşındaki bir genç çok daha fazla bilinç sahibiydi. Ülkesinde neler oluyor farkındaydı. Okuduğunu, seyrettiğini, gördüğünü eleştirip tartışabiliyordu. Daha fazla dikkatli ve üretkendi. Çünkü o zamanlar insanlar ürüne bakıyorlardı, sonuçlara değil. Ama sonra, "sonuçlara bakarak hareket eden" bir toplum yaratıldı. Bu toplumdaki bir birey, ülkesindeki adaletsizlikleri görebiliyor. Bu adaletsizliklere engel olmak için bir şeyler de yapmak istiyor. İşte bu noktada içindeki "sonuçlara bakarak hareket et!" zihniyeti onu durduruyor. Kişi, başına gelecekleri hesaplıyor ve kuyruğunu bacağının arasına alıp bir köşeye sıvışıyor deyim yerindeyse.

R:   Üzücü ama gerçek şeyler bunlar. Konudan uzaklaşmadan sormak istiyorum. Başka faktörler nelerdir? Baktığımız zaman hazırlık okuyup da İngilizce öğrenemeyenler için neler söyleyeceksiniz.

Ö:    Elbette ki, İngilizce öğrenmedeki başarısızlığı tek bir faktöre bağlayamayız. Ben ilk faktörün, seyrek eğitim modeli olduğunu belirtmiştim. Şimdi de ikinci faktörden bahsetmek istiyorum. "Girişkenlik..!" Az önce "sonuçlara bakarak hareket et" zihniyetinden bahsederken sözü bu noktaya getirmek istemiştim. Dil öğrenmekte önemli bir husus da girişken olmaktır. Öğretmen bir konu anlattıktan sonra, öğrencilere, öğrenip öğrenmediğini saptamak için sorular sorar. Bu noktada bazı öğrenciler söz alır ve cevap verir. Ancak genelde bugün Türkiye'deki bütün sınıflarda ortalama yaklaşık %70'i söz almak için parmak kaldırmaz. İçlerini bir gerginlik, bir korku sarıyor hemen. Harekete geçmeden evvel sonucu hesaplıyorlar çünkü. "Ya vereceğim cevap yanlış olursa? Arkadaşlarım bana gülmezler mi? Benim karizmam yerlere serilmez mi? Aptal olduğumu düşünmez mi arkadaşlarım ve öğretmenlerim? Sussam kimse bana bir şey demez. En iyisi cevap vermemek. Neme lazım? ..." Öğrenci; böyle düşünüp böyle davrandığı sürece, öğrendiği şeyi gerçekten öğrenmiş mi yoksa öğrenmemiş mi, hiç bilemeyecek. Öğrendiği doğru ve yanlışlarla bir sonraki sınıfa geçer. Orda da, o yanlışları başka yanlışları çeker. Bir süre sonra da yanlışlar içinde boğulur öğrendiği doğrular.

R:    Bunun için ne gibi önlemler alınmalıdır sizce?

Ö:   Bu noktada öğretmenlere büyük sorumluluklar düşüyor. Yanlış dahi olsa, kendisine yöneltilmiş bir soruya; korkmadan, özgürce cevap vermenin, hiç cevap vermemekten çok daha değerli bir şey olduğu öğrencilere benimsetilmeli. Öğrencilere bu güven verilirse, öğrenme sürecinde çok daha aktif olurlar. Birisi yanlış cevap verdi diye başka bir öğrencinin ona gülmemesi için öğretmen önlemler almalıdır. Ben ilk derslerimde her zaman bir hikaye anlatırım. O hikâye de gerçekten öğrencilerimi istediğim kıvama getirecek güçte.

R:     Merak ettim doğrusu o hikâyenizi.

Ö:   “Vaktin birinde bir ülkede bir kral yaşarmış. Yıllarca başka ülkelerle savaşmış ve ülkesini uçsuz bucaksız bir imparatorluk haline getirmiş. Tabii yıllar geçtikçe kral yıpranmış ve yaşlanmış. Doktorları ona artık yerine geçecek bir kral seçmesini önermişler. O da etrafında uygun bir aday bulamayınca ülke çapında bir yarışma ile geleceğin kralını seçeceğini söylemiş. Bunun üzerine ülkenin her tarafına haber salınmış, “Aklına, bilgisine, cesaretine, gücüne, nesine güvenen varsa sarayın bahçesine gelsin, kral olmak için yarışsın.”

       Bunun üzerine ülkenin her köşesinden her meslekten insanlar akın etmişler söylenen yere. Bu arada kral hiçbir masraftan kaçınmayarak kocaman bir bahçe yaptırmış. Bahçenin duvarları 200 metre yüksekliğindeymiş. Bir kapı takmışlar ki bahçeye, devasa! 200 metre yükseklikte ve 100 metre genişlikte, 10 metre kalınlığında saf demirden yapılmış. İtmeye kalksa 500 adam ancak oynatabilirmiş normalde.

     Yarışmak için gelen insanlar sabırsızlıkla beklerken; kral basitçe “İşte, şu kapıyı kim açarsa benim yerime o geçer, bundan sonra ülkenin kralı olur.” demiş.

      İnsanlar bunu duyar duymaz aralarında homurdanmaya başlamışlar. Uğultu bir süre devam etmiş. Kral: “Hadi! Yok mu aranızda şu kapıyı açacak?” diye haykırmış. İnsanların arasında “Kral bunadı kesin.” “Delirmiş galiba, bu kapıyı açabiliyorsa kendisi açsın” “Saçmalıyor işte ...” gibi laflar dolaşmış. Bir saat geçmiş aradan ama hala kimsede bir hareket yok. Kimse öne çıkmamış. Kral son defa haykırınca, halkın içinden bir adam çıkmış öne ve kapıya doğru ilerlemiş. Herkes şaşırmış bu adama, sonra gülmüş ve alay etmeye başlamışlar. Kimisi domates fırlatmış adama, kimisi “Sen kendini çok akıllı sanıyorsun galiba!” kimisi, “Sen bu kapının yanında böcek kadarsın, kendini ne sanıyorsun be!” demiş. Ancak adam kimseye aldırmadan yoluna devam etmiş ve kapının yanına varmış. Eliyle kapıyı hafifçe itmiş ve kapı sonuna kadar açılmış. “

R:     İnanılmaz!

Ö:  Evet. Bu hikâyeyi lisedeyken çalıştığım yerde patronumdan dinlemiştim. İyi ki de dinlemişim. Hayatıma bambaşka bir tat ve boyut getirdi. İngilizce öğrenmemde büyük bir etkisi olduğuna inanıyorum. Dilerim bunu okuyan herkese de bir şeyler katar. Sadece eğitim anlamında değil, hayatta; iş, aşk, başarı gibi hususlarda da yol gösterici olduğunu düşünüyorum.

R:    Evet. Ben de çok etkilendim doğrusu. Çok teşekkür ediyorum Özkan Hocam. Ağzınıza sağlık.

Ö:     Ben teşekkür ederim bana bu fırsatı verdiğiniz için. 

 

Özkan Çelen
30.04.2010